4 yaş..

 - by Nihan Atak

4 yaş ve 3 ay bitmiş durumda ve biz artık ilkokul arayışındayız! Yeni yasaya göre hareket edersek oğlumuzun hangi okulda okuyacağını şimdiden seçmek zorundayız.. Çok ani gelişti herşey ama yine de şanslıyız, okulumuzu seçecek şansımız var en azından! Ocak doğumlular yeni yasaya göre en şanslı olan grup bence :) Tabi çocuğun yatkınlığı da önemli. Ben bu konuda bir sıkıntı yaşamayacağım diye düşünüyorum bakalım göreceğiz :)

Bir sözlük edinmek zorunda kaldık, çünkü Can artık bizim bilmediğimiz hayvanların ingilizcelerini sormaya başladı. Leylek, solucan vs. Açıp bakıyoruz öğreniyoruz biz de :) O’nun sayesinde genel kültürümüz de gelişiyor, artık dikenli kertenkelenin Güney Amerika’da yaşadığını veya jaguar’ın Güney Amerika’da yaşadığını öğrendik, Orta Avrupa Güney Asya gibi yerlerde hangi hayvanların yaşadığını sorun kendisine .. :)

Optimizasyon Kavramı .. Eğitimdeki Uyarlamaları Hakkında Yorumlar..

 - by Nihan Atak

http://www.guneslibirgun.com/egitimde-optimizasyon-ve-sistem-dusuncesi/

“Değişime karşı çıkanlar, cesaretinizi kırmak için her yolu deneyecektir. ” Robert E. Knowling

Dünyadaki insanların bir kısmı değişime direnç göstermekle,  bir kısmı değişime ayak uydurmakla mücadele halindeler. Çok az bir kısmı ise nispeten bu iki gruba göre daha rahat. Onlar kimler mi? Elbetteki değişimi başlatanlar.

Dünyadaki değişimden en çok  etkilenen sektörlerden biri de şüphesiz eğitim. İşin  tuhaf yanı yapılan araştırmalara göre değişime en çok direnen sektörlerden biri eğitim sektörü ve bu sektörde çalışan insanlar.

Gelecek bilimciler, değil birkaç iş değiştirmek insanların 40-50 yıllık çalışma hayatları içinde 4-5 meslek değiştireceklerini öngörüyorlar. Peki bu  nasıl mümkün olabiliyor? Elbette teknolojinin sağladığı imkanlarla. İnsanlar dört yıllık bir fakülte mezunu olmadan da gerekli işleri yapacak yeterliliklere uzaktan eğitimler ya da seminerler yoluyla ulaşabiliyor ve altı ay gibi kısa sürelerde yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına anlamlı bir şekilde dahil edebiliyorlar. Günümüzde pek çok insanın mezun olduğu bölümlerden çok farklı alanlarda çalışabiliyor olması bunun en önemli göstergelerinden biri.

*

Bu kadar hızlı değişen bir dünyada başarılı olmanın anahtarı ise sürekli olarak kişilerin kendisini ve bağlı bulunduğu kurumları “optimize” etmesinden geçiyor.

Optimize etmenin kelime anlamı “en uygunlaştırma”.

Tamer Dövücü’ye göre bir şeyi “en uygunlaştırma”; değişmemesi gerekenleri korumak, iyi yaptıklarını iyileştirmek (toplam kalite yönetimi), kötü yaptıklarını çıkarmak ve yeni çözümler eklemek (inovasyon) olarak dört aşamada gerçekleşiyor.

Optimizasyonu kişi bazında ele alacak olursak. Kişinin hayatında değişmemesi gereken şeyler, temel değerleridir. Sevgi, saygı, güven gibi. Örneğin bir insanın temel değerlerinden biri dürüstlükse yalan söyleyen bir insana tahammül edemez.

İyi yaptıklarını iyileştirmek anlamında, bir kişinin toplum önünde rahat konuştuğu halde etkili sunum tekniklerini öğrenmesini örnek verebiliriz.

Kişinin bağımlılıklarından ya da korkularından kurtulmaya çalışması da kötü yaptıklarını çıkarmak olarak değerlendirilebilir.

Yeni alışkanlılar edinme ise kişinin sigarayı bırakıp spora başlaması, endişelerinden kurtulmak için daha çok hayatın içinde yer alması ve bu amaçla çeşitli kurslara ve eğitimlere giderek kendine yatırım yapması olarak düşünülebilir.  Bu kişinin kendi kendine inavosyonuna güzel bir örnektir.

*

Eğitim kurumları için  “optimizasyon” olmazsa olmaz kavramlardan biridir.

Eğitim kurumlarında optimizasyon gerçekleştirebilmek için sistemleri çok iyi tanımak gerekir. Sistemler, döngüsel ve lineer olmak üzere iki şekilde çalışır.

Sistemler döngüselse ve sistemdeki parçalardan biri vazgeçilmezse çarpıyla çalışır. Örneğin öğretmen- öğrenci ve öğretim metodu şeklinde döngüsel bir sistem düşünelim. Bunların her birine 10 üzerinden bir puan verecek olursak 9x8x8= 580 puan elde ederiz. Bunlardan birinin sıfır olduğu durumda ise diğerleri de sıfırlanır.  9x8x0= 0

Senge’nin Beşinci Disiplin adlı kitabında sözünü ettiği gibi bu durum bize bütünün parçalarının toplamından daha fazla olduğunu sürekli hatırlatmalıdır.

Lineer sistemler ise toplama fonksiyonuyla çalışırlar. Örneğin Türkçede dil bilgisi konularından her biri bir toplama fonksiyonunu oluştururlar.

İnsan vücudu da sindirim sistemi, sinir sistemi gibi pek çok sistemin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Saçlarınız dökülebilir, hayatınıza devam edersiniz. Bu bir toplama fonksiyonudur; ancak böbreklerinizi çıkardığımızda sonuç malum.

İyi bir eğitim yöneticisinin iş yerindeki “çarpanları” gözden kaçırmaması gerekir. Bu çarpanlar iş yerinin sahip olduğu temel değerler olduğu gibi, kadrodaki kişilerden bir veya birkaçı da olabilir. Yani “Hiç kimse vazgeçilmez değildir.” savı her zaman için doğru değildir.

Bunun yanı sıra optimizasyonun üçüncü maddesine göre de vazgeçmemiz gereken şeylerden zamanında vazgeçmemiz gerekir. “Kötü olanları ele!”

Genel anlamda sorunlar, döngüsel sistemleri lineer algılamaktan kaynaklanır. Sistemi toplama olarak görenler sistemin bir parçasını değiştirdiklerinde belirgin bir düzelme sağlayacaklarına inanırlar; ama genelde bu çözümler pek işe yaramaz. Çözüm, çarpan değerleri sürekli olarak iyileştirmekten geçer.

Erdoğan Yılmaz, eğitimi oluşturan öğeleri şu şekilde gruplar:

1. Ayrı rollere sahip insanlar (öğretmenler, yöneticiler, rehberler ve aile)

2. Toplumsal- kültürel değerler  (eğitim ortamındaki ilişkiler)

3. Maddi alt yapı (fiziksel yapı, ortam, araç-gereçler)

4. Eğitimin felsefesi (amaçlar, programlar, yöntemler)

Bunları döngüsel bir sistem olarak düşündüğümüzde en ortada öğrenci yer alır. Sonuçta her şey “öğrenci” için vardır.

Eğitim kurumlarında karşılaşılan sorunları sistem bütünlüğü içerisinde ele almazsak  yalnızca yeni hayal kırıklıkları yaratmış oluruz.

Erdoğan Yılmaz “Eğitime Sistem Düşüncesi ile Bakmak” makalesinde bu durumu şu şekilde örneklemiş: “Öğretmenlerden bir ikisinin “iyi” olması, “çok iyi” bir yöneticinin varlığı  ya da “mükemmel” bir fiziki çevre, teker teker iyi olsa da hedefe ulaşmak için yetmez. Önemli olan, bu parçaların uyum ve denge içinde kaynaşmış olması ve etkin bir işlerlik içinde bulunmasıdır. “

Burada sihirli kelime “denge”. Özelllikle döngüsel sitemlerde sistemi oluşturan çarpan fonksiyonlarının birbiriyle denge içinde olması her alanda başarıyı getirir. Denge yitirildiğinde sistem kendini tüketmeye başlar ki en tehlikeli durumlardan biri budur.

*

Öğrenen organizasyonlar yaratabildiğimizde sistemlerin kendilerini tüketmesinin önüne geçmiş ve  çözüme biraz daha yaklaşmış oluruz. Bunun için Peter Senge’nin öğrenen organizasyon yaratabilmek için verdiği beş maddelik reçeteyi çok iyi özümsemek gerektiği kanısındayım.

Nedir bunlar?

Birincisi bireysel ustalığı yayma. Senge’ye göre bireysel ustalık sahibi insanlar devamlı öğrenci gibi yaşar. Onlar için öğrenme hiçbir zaman bitmez. O yüzden, bireysel ustalık bir yetkinlik ya da bilgi değildir, bir süreçtir. Bireysel ustalar, zayıf ve güçlü yönlerinin farkındadırlar. Bu yüzden kendilerine güvenleri tamdır.

İkincisi, zihinsel modellerimizin farkına varmaktır. Zihinsel modeller NLP’de meta model olarak nitelendirilen bizi biz yapan düşünce kalıplarıdır. Şimdiye kadar keşfedilen 50′ye yakın meta model bulunmaktadır. Örneğin bazı insanlar görev odaklıdır, bazı insanlar ise ilişki odaklıdır.  Eğitim yöneticisinin kimlerin görev odaklı, kimlerin iletişim odaklı olduğunu doğru tespit etmesi gerekir. Çünkü üst kademelerin iletişim odaklı olması, alt kademelerin ise görev odaklı olması daha iyidir.

Üçüncüsü paylaşılan bir vizyon yaratmaktır. Eğitim kurumlarında çalışan her bireyin çalıştığı kurumun vizyonunu çok  iyi bilmesi, bunun kendi kişisel vizyonuyla çelişmiyor olması ve bu vizyona tutkuyla bağlı olması gerekir ki bu da başarıyı beraberinde getirir. Senge’ye göre ortak vizyon var ise, “uyum kültürü” değil adanmışlık vardır. Adanmışlık, ulaşılmak istenen ortak hedef için sınırları zorlamayı, deney yapmayı ve inovasyonu teşvik eder.

Dördüncüsü takım halinde öğrenmektir. Senge, ekip üyelerinin varsayımlarını bir kenara bırakıp ortak düşünme sürecini başlattıkları  noktada ortak öğrenmenin başlayacağını ve bunun daha sonra ortak harekete dönüşeceğini söyler. Öğretmen Akademisi Vakfı tarafından hayata geçirilen “Meslektaş Çemberleri Yoluyla Okul Gelişim Projesi”  takım halinde öğrenmenin en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Sonuncusu ve aslında diğer dört maddeyi birleştiren ve kitaba adını veren beşinci disiplin ise sorunlara sistem düşüncesi ile yaklaşmak. Yani parçaları değil bütünü görmek, başka bir deyişle büyük resmi görmek.

Sonuç olarak eğitim döngüsel bir sistemdir. Döngüsel bir sistem olduğu için de döngüyü oluşturan bütün çarpanların inovasyonu sistemin devamlılığı açısından hayati önem taşır.  Sistemleri doğru anladığımızda ve denge unsurunu göz ardı etmeyip başta kendimiz olmak üzere çalıştığımız eğitim kurumlarını optimize ettiğimizde başarı kaçınılmaz olacaktır.

Çocuk sosyalleşme süreci ve ana okulu

 - by Nihan Atak
Üç-dört yaşlarında çocuklar birbirlerinin oyunlarına katılmadan, arkadaşları ile yan yana oyunlar oynarlar. Bu başkaları ile ilişki kurmanın ve sosyalleşmennin ilk adımlarıdır. Bizlerden sürekli onur kırıcı, baskı koyucu, yön belirleyici yaklaşımlar gelir. “Hadi çocuğum oynasanıza, bak ne güzel kardeş, hadi bakayım arkadaş olun…” Halbuki bu dönem “yan yana” oyun dönemi değil. Aynı cinsin davranışları yan gözle izlenir.

diyor Sabiha Paktuna. Her zamanki gibi muhteşem söylemiş çünkü çocuk beyniyle ve çocuk algısıyla yaklaşarak bakıyor olaya..

Bir yetişkin gibi baktığında nasıl da herşey ters gidiyor oysa.. Bütün mücadele bundan kaynaklanmıyor mu yetişkinin çocuğunu bir an önce kendi gibi yapmaya çalışmasından?? bir an önce paylaşsın, bencil olmasın, olgun olsun, sözden anlasın, kendi isteklerini arka plana atmayı bilsin, beklemeyi bilsin, acele etmesin ooooooo milyonlarca istek…. ve bu konuda yapılan beyin yıkama operasyonları süreeerr gider…

bir gün gelir ve çocuk artık annenin söylediği gibi olmaya başlar, anne gurur duyar kendiyle, çocuğumu eğittim!!… ‘bak şunun çocuğu hala annesiyle inatlaşıyor, bak şunun oğlu hala şımarık sürekli kendi dediği olsun istiyor, eğitememişler çocuklarını’ der!!

O çocuklara bakınca içim cız ediyor… O susmuş.. susturulmuş çocuklara…

O küçücük bedenlerinde büyük büyük davranışlar içinde olan çocuklara…

Gözlerdeki o ışıltı bastırılmış, o soru sorma içgüdüsü kaybolmuş çocuklara, o bencil olma arzusunu bastırmak zorunda kalan çocuklara,

o su birikintilerine atlama isteği kalmamış çocuklara…

Sabiha Paktuna okuyun… içtenlikle öneririm..

Büyümek hem hızlı hem yoğun hem etkili..

 - by Nihan Atak

Bugün günlüğümüze Can için son ayların öne çıkan olaylarının bir özetini yapalım bakalım:

29.Ekim.11 büyük gün, ameliyat oldum..

Kasım ve Aralık aylarında okuluma devam ettim. Orada olmaktan mutlu olmadığımı annemler nihayet farketti. Oraya gitmek istemediğimi söyleyip duruyordum ama alışmamı bekliyorlardı. Bu alışmakla ilgili bir şey değildi ki, basbayağı orayı sevemedim işte..

2.Ocak 2012 de doktor bronşit başlangıcı dedi.. Bir senedir kulak rahatsızlığı yaşıyordum ya, tam rahatlamışken bir de bronşit çıktı! Annemle babam çok üzüldüler … Neyse ki daha sonra hiç hastalanmadım ve ilkbahara girdik!!

 Ocak ayı biterken, annemle babam beni başka bir okula vermeyi düşündüler..Nihayet!

Annem evimize yakın bir okul buldu adı Küçük Şeyler’miş.. Benim oraya gitmemi ve orayı da gördükten sonra okulumu kendimin seçmesini istiyor…

Aa bu arada çok önemli bir şeyi unutmayalım! 4.Şubat’da Prenses isimli ata bindim. İlk binişim!! Veee 11.Şubat’da Atlı Spor Klübünde Pony Club’a üye oldum. Artık her C.tesi ata biniyorum. Çok ama çok seviyorum, atlarımın isimleri, biber, boncuk, apaçi ve tabiiki prenses.. Büyüyünce Yusuf abi’nin Snowwhite’ına binicem, yemeklerimi her zaman bitiriyorum hemen büyümek ve snowwhite’a binmek için…

20.Şubat.12′de sabah annemle birlikte Küçük Şeyler’e gittik. Hayvanlarımı da götürdüm. Orada oyuncak hayvanlar olup olmadığını anneme sordum ama bilmiyordu. Emel öğretmenle tanıştık, okulu gezdik, öğretmen bana hayvanları göstermek istedi hemen gittim, bir odada hayvanlar vardı ve onlarla oynadık! Çok eğlenceliydi. Sonra Emel öğretmen beni Songül öğretmenle tanıştırdı, artık benim öğretmenim Songül öğretmenmiş. Emel öğretmen de bizim okulda psikolog öğretmenmiş.. Sınıfımda bir tane daha Can var! 3 tane de Defne var.

Tam 5 gün annemle okula birlikte gittik. Annem galiba bana seçme şansı vermeyecek çünkü o da bu okula bayıldı!! Benim mutlu olmam onu çok mutlu yapıyor :)

Hem de bu okulda uyku odasında uyursak üzerimize yıldızlar düşüyor.. Ben de üzerime yıldız düşsün istiyorum…

Artık yeni okuluma gidiyorum annem sabah beni bırakıp işe gidiyor, akşam da gelip alıyor. 

Yeni okulumda hiç hasta olmadım. Annem İlkbahar geldiğinde beni İzmir’deki Doğal Yaşam Parkı’na götüreceğine söz verdi.

15.Mart.2012 Evet! artık ilkbahar geldi, havalar ısındı. Önce buradaki hayvanat bahçesine gideceğiz sonra da Doğal Yaşam Parkı’na. Yaşasın!…

İşte kısaca son 5 ayın özeti :)  Her gün yeni yeni laflar öğrenip söylüyor, yeni yeni dans figürleri, yeni yeni istekler, yeni yeni sorular… Bütün bunları buralara yazmak lazım ama çalışmayan bir anne olmak lazım bunun için…  Can çok hızlı değişiyor, onun gelişimine ayak uydurmak beni dinç tutuyor hayata bağlıyor. Her gün farklı bir şeyle karşılaşmak çok keyifli. O’nun hayatını benimle paylaşmasını yaşamak ise en güzel şey..

Hayvan sevgisi bir başka..

 - by Nihan Atak

Son 5 haftadır kendisi biniciliğe devam ediyor..  Cumartesileri iple çekiyor, büyük atlara binebilmek için büyümeyi bekliyor, sabredemiyor, anne ben ne zaman büyüyeceğim diye sorup duruyor,

Kendisi ayrıca bu aşağıdaki küçük fotoğrafı beğenmemekte :)

Büyük fotoğraf daha güzelmiş.

Çünkü boncuk bu fotoğrafta çıkmış küçük olanda çıkmamış :) )

Yazarlar hayallerini Seferihisar’da kuracak – Hürriyet Kültür Sanat

 - by Nihan Atak

Yazarlar hayallerini Seferihisar’da kuracak – Hürriyet Kültür Sanat.

Tarihte ‘sanatçılar kenti’ olarak bilinen Teos antik kenti sınırları içinde kurulacak olan ‘Uluslararası Yaratıcı Yazarlık Merkezi’ dizi, roman, kitap veya reklam yazarlarını yetiştiren ilk ve tek uluslarararası eğitim merkezi olacak. Bu projeyle, tüm dünyada 2 milyar dolarlık bir pazara sahip olan ve hayal endüstrisi diye tanımlanan metin ve senaryo yazarlığı konusunda bir merkez yaratılması amaçlandı. Dünyanın tanınmış yazarları ve profesörlerin eğitim hizmeti vereceği merkezde ayrıca, ünlü yazarların kitaplarını yazabileceği ‘Yazar Evi’ de hizmete açılacak.
Nisanda imzalanıyor
Seferihisar’ın Akkum plajında kurulacak olan ‘Uluslararası Yaratıcı Yazarlık Merkezi’nin anlaşması önümüzdeki ay bir törenle imzalanacak. Oxford, Ferris State ve Ondokuz Mayıs Üniversitelerinin ortak projesine Seferihisar Belediyesi tam destek vererek, Akkum Plajı’ndaki 8 bin metrekarelik araziyi tahsis etti. Belediye Başkanı Tunç Soyer, projenin fikir babasının Ondokuz Mayıs Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Yavuz Demir olduğunu belirterek, projenin kendisini de heyecanlandırdığını ve tam destek verdiklerini söyledi.
Geçmişe uygun taçlanma
‘Uluslararası Yaratıcı Yazarlık Merkezi’nde, ‘hayal sektörü’ ve ‘üniversite’ işbirliğini akademik ve uluslararası bağlamda ele alarak, konferans, workshop, seminer ve yaz okulları yanında lisansüstü ve doktora eğitimi verilecek. Hürriyet’e bilgi veren Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, dünyada da bir ilk olan bu projenin Seferihisar’da olmasının önemi bulunduğunu, bu projenin Türkiye’yi ve Seferihisar’ı edebiyatta bir çekim merkezi haline getireceğini kaydetti. Tarihte ilk kez ‘Aktörler Birliği’ yani sanatçılar sendikasının bu alanda kurulduğunu kaydeden Soyer, “Bu proje Seferihisar için yapay bir kimlik değil, geçmişine uygun bir taçlanma olacaktır. Yaratıcılığı geliştirme yöntemleri ve yazarlık eğitimlerinin verileceği merkeze dünyanın her yerinden yazarların gelmesini bekliyoruz” dedi.

YAZMAK üzerine..

 - by Nihan Atak

Aşağıdaki yazıyı kendi sitesinden olduğu gibi kopyaladım (www.deli-anne.com)

Ben her ne kadar böyle hayatımı adamadıysam da yazmaya.. onun duygularını anlayabildiğimi farkettim. Yazınca açılmak yazınca zihninin düzene girmesi, yazınca kendini daha iyi anlayabilmek çok değişik.. Aslında kendin için yazıyorsun, çocuğun veya başkaları için değil sadece kendin için.. kendini daha iyi anlayıp bilebilmek için.. ve işe yarıyor..

Yazmasaydım Çıldıracaktım!

by Deli Anne on 17/11/2011

Bunca yıllık ömrümde, yaptığım çok az işten ötürü kendimle gurur duyduğum kesin. Ancak birşey var ki, onu yapmakla neredeyse kendimle öpeceğim; yazmak! Var ya hani, birçoğumuzun sloganı haline gelen şu cümlesi Sait Faik’in: “Yazmasaydım çıldıracaktım!” Evet, sahiden çıldıracaktım yazmasaydım. İyi, kötü, berbat, çirkin, nasıl bilmem ama yazmanın bana ilaç gibi geldiği kesin. Muhtemeldir ki bu sebepten, ömrümde hiçbir işte göstermediğim istikrarı, sebatı, sadakati gösteriyor ve durmaksızın yazıyorum. Öyle ki, yazmayı öğrendiğim, ilkokul çağlarımdan beri yazıyorum. Bazen uzun aralar verdim, bazen hiç durup dinlenmedim. Bazen defterler dolusu, bazen tek kelime olsun, ama illa ki yazdım ve yazmayı asla temelli bırakmadım. Olsa olsa, aralık bırakıp kapıyı, birazdan dönmek üzere yanından ayrıldım.

Bir ara, çok karanlıktı içim. O sıra yazdıkça daha çok karanlığa bulandığımı ve bunaldığımı farkettim. Yazmasam daha mı iyi dedim? Dedim de vazgeçemedim. Bir süre ara verdim. Onda da tümden kesilmedim. Okuduğum kitaplara, not kağıtlarına içime düşen tek kelimeyi dahi olsa yazdım. O sıra dedim; yazmak senin harcın değil; yazmayı bunca isteseydin yazmaktan kesilmezdin. Bu düşünceyle biraz ümitsizleştim. Derken nispeten aydınlandı içim. Çıktım o derin karanlıktan. O sıra yazdıkça iyileştiğimi, terapi görmüş gibi hafiflediğimi farkettim. Haliyle yazdıkça yazmak istedim.

 

Writing

 

“Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…”

dediği gibi Hz. Mevlana’nın, yazdıkça kendimi okudum. Yazdıkça içerime dokundum. Yazdıkça başkalarını bırakıp, kendime koyuldum ki en çok da buna vuruldum!

Dediler ki, iki çocukla nasıl yazdın? Dedim ya, yazmasaydım çıldıracaktım. Bazen evde çok boğuldum, o zaman yazdıkça açıldım dünyaya.

“Yazı anahtarıydı dış dünyanın kapısının, tıpkı anahtarı olduğu gibi iç dünyamın kapısının.”

Televizyonu unuttum. Bebekle her dakikası kıymetli uykumu unuttum. Öyle ki, kimi geceler zaten iyice az olan uykumu bırakıp, yazmaya koyuldum. Hasılı; sevdalandım yazmaya! Şimdilerde dilimde duadır yazmak. Şimdilerde dilimde duadır yazmaya imkanı olmak! Şimdilerde dilimde duadır, yazmak ve bu yolla yaşamak.

Yazdıklarım kayda değer mi, değmez mi bilmedim, tek bildiğim; yazdıkça kendimi iyi hissettim. Ve ben bunu önemsedim, hem de çok önemsedim! Üstelik anneliğim dışında özveri gösterdiğim, tek nadide iştir yazmak! Mümkün mü bu durumda bu işe kulak tıkamak!

“İşte bu yüzdendir yazma hevesime gölge düşürenlere haddinden fazla hiddetim. İstiyorum ki; kıymetlime değmesin eli kimsenin, değmesin zehri dillerin!”